Tanıyor Olmak ya da Olmamak

Sene 2000, babamı kaybedeli iki hafta olmuş olmamış…

Gencecik bir adam olarak bir yıl içerisinde, tüm çocukluğumu biriktirdiğim kentim Yalova’m yok olmuş ve kahramanım, babam sonsuza gitmişti. Tek çocuk olmanın yalnızlığıyla biricik eşini kaybeden annemi tanımadığı bir kentte tek başına bırakmamak adına okulumdan ayrılıp deprem sonrası bize tüm kalbini açan Antalya’ya yerleşmiştim. Ve kahramanını yitiren herkes gibi yönümü tamamıyla yitirmiştim.

Henüz yerleştiğim bu kenti tanımak için sık sık sokaklarında kayboluyordum, yolum ha güzelliğiyle bakanın varoluşunu kutsayan, ha varoşluğuyla yürek parçalayan mahallelere, sokaklara, hayatlara çıkıyordu.

Bilenler bilir, Antalya’da meşhur bir Selekler Çarşısı vardır, bir gün onun önüne doğru yürüyordum. Babasız kalmanın ne demek olduğunu tüm hücrelerimde hissediyor ve tüm hücrelerimde hissettiğim bu acıma bir çözüm arıyordum. Çaresizlikle kıvranırken bir yandan da kendimle ilgili fark ettiğim bir gerçek beni bütünüyle sıkıştırıyordu, hayatta yapmak istediğim hiçbir şey yoktu ve aslında hiç olmamıştı. Delirecek gibiydim… O denli boş hissediyordum ki kendimi, varlığımın hiçbir anlamı yoktu. Sonra birden  gözüm bir tabelaya takıldı: DİKSİYON DERSİ VE KONSERVATUVARA HAZIRLIK

İşte o an bir mucize oldu ve ben hayatımda en çok ne olmak istediğimi hatırladım – hatırladım diyorum ki cidden unutmuştum ama o başka bir yazımızın hikayesi olsun – adeta koşarak o tabelanın asılı olduğu pasajdan girdim. Birinci katta çıkmış ve o krem rengi kapının sağ yanındaki ufak zile basmıştım. Kısacık bir an sonra kapının açılışını duyuran o metalik tıkırtı sesi geldi ve ben hayatımın tamamını değiştirecek olan o yere ilk adımımı attım.

Kapıdan içeri girdiğimde tam karşımda bir masa vardı ve o masanın başında da hayatımda gördüğüm en içten, en yalın ve güzel gülüşe sahip kadın oturuyordu. Ve yine o ana dek duyduğum en güzel sesten “Hoş geldiniz, buyurun…” cümlelerini işittim. Hanımefendi  bu cümleleri söylerken o zarif elleri masanın solundaki koltuğu gösteriyordu ancak sesi ve konuşması o kadar kusursuzdu ki oraya gelebilecek olan herkesi  korkunç bir yetersizlik düşüncesine itebilirdi. Yirmi yaşında bir genç olarak o denli yetersiz hissettim ki konservatuvara hazırlanıp oyuncu olmak istiyorum demekten utanç duydum. Fakat karşımdaki hanımefendinin gözlerindeki samimiyet ve teklifsizlik tüm hayatımı değiştirecek olan tiyatro macerama çıkmamı sağlayacaktı. Hatta bir süre sonra bu hanımefendinin dostlarından biri olacak, hayata dair en önemli kararları danışacak, yeri geldiğinde içip sarhoş olacak ve tanışmamızın üstünden on altı yıl geçmiş olmasına rağmen gençliğinden hiçbir şey kaybetmemesine şaşıracak denli yakın olacaktım.

Bir buçuk ay kadar önce soğuk bir kasım akşamı Yalova’sında telefonumu bu hanımefendinin kızı arayacak, bana en az annesi kadar güzel sesiyle Alamet’ten bahsedecek ve benim bu dergide yazı yazma serüvenimi başlatacaktı.

Bu ilk yazım, tanıyor olmaktan son derece onur duyduğum Selda’m dışında birine adanamazdı…

Deniz Hamzaoğlu