Önce Derdini Bul

İnsan şöyle güzel bir dinlenmeli artık. Uzak durmalı hayattan. Yoldan, balkondan, mağazadaki raflardan… Bırakmalı artık şu telaşı. Teslim etmeli kendini kendine. Şu küçücük dünyada ayrılıp şu koskoca çınarın gölgesine uzanmalı. Bir çınar ki tüm dünyadan büyük. Alır insanı tümüyle… Dinlenmeli çınarın hayatında, yaprağında, toprağında…

Sonra yolda bastonla yürüyen bir ihtiyar kişiyle karşılaşmalı insan. Mutlaka karşılaşmalı ama. Onda göreceği bir kendisi var insanın. Elinden tutup, “Bana yardım eder misin?” demeli. “Beni şu yolda yürütür müsün?” demeli. Yalvarmalı hatta. “Beni ancak daha önce bu yolda yürümüş biri anlar.” diye bırakmamalı ihtiyarı.

Ayağına toz bile değmeden yürümeli sonra. Varmalı menziline. Ve bir çeşme bulmalı tüm susuzluğunu giderecek. Bir yudum bile içmeden kanmalı çeşmeye. Suya değil, çeşmeye kanmalı. Oturup yanına, vermeli kulağını kurnasına. “Anlat hele.” demeli. O anlattıkça insan görmeli. Kim geçti buradan, kaç kuzu kurban oldu suyuna, kaç kuşa derman oldu; tek tek görmeli. “Kaç çoban ağladı oluğunda ey çeşme?” diyerek dokunmalı yaşlı taşlarına. Kalkamaz olmalı başından. Üstüne binen bunca yükü kaldıramaz olmalı.

Ve düşünmeli sonra; Bu kadar insan nasıl böyle rahat dolaşıyor? Ben mi çok güçsüzüm, onlar mı çok güçlü? Bu yük nasıl kaldırılır? Kimsenin görmediği bir çeşmenin yüküne dayanamazken ben, siz insanlar hayatın bunca yükünü nasıl taşırsınız? Hafifçe esen bir rüzgar nasıl yıkmaz sizi?

Rüzgar ya, rüzgar. Hani şu her şeyi alıp götüren rüzgar. Yıkıp talan eden rüzgar. Niye düşünmez insan “Rüzgar ne işe yarar?” diye. Alıp götürmeye mi yarar hep? O rüzgar değil mi bize yardım eden? Yükünü sağlam tutmayan insan tabi yıkılır rüzgarla. Sen rüzgarı kuşlara sor bir de. Sevdalıdır her biri. Kuşları o çeşmeye indiren de, bulutlara kaldıran da hep rüzgar. Çeşmenin sesini duyuran da, yaprağın zikrini tamamlayan da rüzgar. Ya insan! Ne diye dinlemez, düşman olur rüzgara? “Tutun seni de uçurayım.” der de insana, o kaçar rüzgardan. Beceremez rüzgara ayak uydurmayı. Takılır düşer her defasında. Sonra tüm basitliğinde atar rüzgarın üstüne tüm suçu ve kaçar gider. 

Bulamaz ya insan böyle kendini. İnsan kendini bulmak için önce derdini bulmalı. Ne aradığını bilmeli. “Derdin ne?” diyenlere iki çift söz bulmalı. İnsan ancak derdiyle vardır. Çocuğun derdi oyuncak, ağacın derdi rüzgar, kuşun derdi su. Ya insanın? Düşündü mü hiç biz neyle varız? Neyle dertleniyoruz? Bana derdini söyle sana ne olduğunu söyleyeyim. Şöyle esaslıca dert edinmeli insan. Bendeki dert kimsede yok diye övünmeli. Şükretmeli derdi verene. 

Kurtulmak sonra. 

Kurtulmak mı? 

Kim ister derdinden kurtulmayı? Derdi olmadan yaşar mı insan? Yaşamak içindir dert. Etrafına baktığında göremiyorsa dertlerini, o gözler artık görmüyordur dünyayı. Göremiyordur gözünün önünü. 

Ne zaman ki gördük derdimizi, işte o zaman bulmuşuz demektir kendimizi. 

Evet! Dinlenmeli insan. Ölmeden önce mutlaka dinlenmeli. Hayat kısa da değil insan için. Düşün bir göz açıp kapayıncaya kadarki geçen vakitten ne kadar yaşadık. Düşün ne kadar beklediğini bir kırmızı ışık süresini. Beklemek yakışır mı insana? Neler sığmaz bu zamanlara? Sen gel dertlen, dinlen. Dertlendikçe dinlen, yaşa, mutlu ol. 

Behçet Akgün