Cahit Berkay ile Röportaj

Anadolu Rock deyince akla ilk gelen isimlerdensiniz. Moğollar’daki yeriniz de tartışılamaz. O dönemin başlangıcı ve gelişimi hakkında neler söylersiniz?
67’nin sonbaharında kuruldu Moğollar. O zamanlar rock diye bir kelime yoktu. Rock deyince İngilizcesi olan kaya gelirdi akıllara. Fakat müzikte bir tarzı yahut tanımlayıcısı yoktu. Pop başka bir boyutta ilerlemeye başlayınca rock müzik de şekillenmeye başladı.

 Anadolu Rock kavramını nasıl tanımlarsınız?
Anadolu rock dediğimiz zaman, şöyle anlatayım: Eğer bu topraklarda doğup büyüdüyseniz, bu toprağın insanlarına müzik yapıyorsanız, asıl beslenip üretim yapacağınız şeyin Anadolu olması lazım. Ki Anadolu, kültürel gözle bakıldığı zaman dünyanın en zengin yöresidir. Özellikle edebiyat ve müzik köyden köye bile çeşitlilik gösterir. Yedi bölge diyoruz ama dağın bir yamacında ayrı bir nota diğer yamacında başka bir nota…

Sizce bu çeşitliliğin Moğollar’a yahut size sağladı başarı nedir?
Ben çocukluğumdan beri türkülerle haşır neşir bir adamımdır ki hala öyleyim. Ama batı müziğini de bilirim, kendi müziğimi de bilirim. Rock müziğin içi boşaltıldı. Aslında bu müziğin içinde muhalif bir duruş vardır. Sevgilim gel seninle el ele boğazda bir tur atalım.” gibi bir söz olmaz yani rock müziğin içinde. Şimdilerde oluyor maalesef (Gülümser.).  Moğollar böyle bir çizgi edindi kendine, tabii ki bir anda olmadı.

Moğolları kurduğumuz zaman, beş arkadaş bir araya geldiğimizde hepimizin ortak ideali; yurt dışına gitmek, orada meşhur olmak, zengin olmak Sonrasında gidersek “Plak şirketlerinin önünde uzun kuyruklar vardır.” ve “Bizim bir özelliğimiz olsun.” dedik.  Soruyu sorunca doğru cevabımıza da eriştik. Biz batının enstrümanına yani gitar, bas ve davulun arasına bağlama, yaylı tanbur, kabak kemaniyi harmanladık.

Yani uzun lafın kısası, ayakları Anadolu’ya basan bir müzik. Hala da devam etmekte. Bu sene 50’nci yılımızı kutlayacağız.

Cahit Berkay devam eder

Birincisi, Anadolu tarz oluşturmak için inanılmaz bir kaynak. İkincisi senin genlerinde bu toprağın kültürel mirası var. En iyi sen anlayabilirsin onu. En iyi sen yorumlayabilirsin. En iyi sen özümseyebilirsin. Özümsemek çok önemli. Müziğin yanı sıra söz de yazacaksan, Nazım Hikmet okumadıysan, Pir Sultan bilmiyorsan, Yaşar Kemal’le tanışmadıysan olmaz. Birçoğunda kafiye uysun da ne olursa olsun tavrı var. Bakıyorsun, içi bomboş. Tepki de yok buna. Sistem kolay anlaşılır, ağza yapışan şeyler olsun da ne olursa olsun diye çalışıyor sektör.

Moğollar ismine nasıl karar verdiniz?
Bizde de, dünyada da haşin isimler modaydı.  Yurtdışında Rolling Stones, The Beatles, Animals falan…

Bizde de Haramiler, Apaşlar vardı. Moğollar ismi de Hollandalı müzik yazarının fikriydi. Kendisiyle Sultanahmet’te tanışmıştık. Baktık Moğollar yeterince haşin. Karadeniz’in üstünden Avrupa’yı, aşağıdan Anadolu’yu sallamışlar. Koyun postundan yelekler çizmeler falan Bize çok cazip geldi ama ne zaman ki yurt dışına çıktık o zaman fark ettik. Bize tek dezavantajı Japonya’da konser veremeyecek olmamızdı.

Ölümsüz isimlerle çalıştınız. Bunlardan birisi de bu ayki kapak konuğumuz Cem Karaca. Ne zaman tanıştınız, nasıl devam ettiniz?
1965-66 yıllarında tanıştık. Cem’le birleşmemiz 71-72 senesiydi ve biz aynı plak şirketi ile anlaşmalıydık. Bizim solist sıkıntımız vardı o dönemlerde. Fransa’da müthiş bir ödül kazandık (Academie Charles Cros– ödülünden bahseder. Moğolların aldığı bu ödülü onlardan bir yıl önce Jimi Hendrix, bir yıl sonra da Pink Floyd almıştır.). İyi bir soliste ihtiyacımız var, önce Barış Manço’yla çalıştık. Olmadı, yürümedi o çünkü askerlik sorunları girdi. Barış’ı apar topar askere aldılar. Plak şirketinde de Cem’le karşılaştık. Uzun yıllardır tanışıklığımız olunca başlangıcını tam hatırlayamıyorum tabi. Sarıldık öpüştük falan. “Ya Cem, böyle böyle bir durum var. Senin gibi bir solist olsa beraber çalışsak.” dedim.  “Ben de Moğollar gibi bir grup olsa da beraber çalışsak diye düşünüyordum.” dedi ve orada el sıkıştık. Fransa’ya gideceğiz ki birlikte oradaki kontratımızı değerlendirelim. Cem önce bir plak yapalım, sonra da gidelim dedi. Ve Namus Belası’nı yaptık beraber. Parça patladı ve hit oldu. Konser üstüne konser yaptık. Bir türlü gidemedik. 2 sene kontratımızı değerlendiremedik. Baktım ki olmayacak, ben bıraktım ve Engin’le beraber devam ettim.

Cem’le ayrıldık ama dostluğumuz hep daim kaldı. Bunların ardından Cem sürgün oldu ve Almanya’da kalmak zorundaydı. Ben de o dönemde Fransa’daydım.

Yıllarca Cem Karaca ile aynı sahneyi paylaştınız. Cem Karaca’nın sahneye çıkmadan önce yaptığı bir alışkanlığı var mıydı?
İnsanların çoğu bilmez, Cem Bektaşi biriydi. Annesi Ermeni, babası İran kökenli bir Acem. Ama Cem kadar bu ülkeyi seven birini ben hiç tanımadım. Camiye gitmek gibi değil ama sahneye çıkmadan önce her defasında besmelesini çeker yahut “Hadi Bismillah!” derdi, öyle çıkardı sahneye. Sahneye çıkmadan öncesinde bunu bilirim ama çıktıktan sonra bambaşka bir adam.

Babası Mehmet Bey’in ilk aşamalarda oğlunun müzisyen olmasına karşı çıktığını biliyoruz.  Toto Hanım da Mehmet Bey de sanatçı. Neden Cem Karaca’ya karşı çıkmış olabilir?
Benim ailem de istemedi müzisyen olmamı. Çünkü o dönem müzisyenlik bir doktorlukla, mühendislikle eş tutulmayan bir şeydi. Oğlunun başarılı olup para kazanmasını istiyor anne ve baba. Müzik öyle bir şey değildi ki. Aslında müzik hala öyle bir şey değil. Bir yerde tutulacaksın ki para kazanasın. Şimdilerde iyi para kazanılıyor ama o dönemde bir Zeki Müren, Erol Büyükburç, Ahmet Sezgin olacaksın. Bu isimlerin dışında büyük varlığa sahip bir müzisyen yoktur. Bestecilerin birçoğunun -bunu üzülerek söylüyorum- cenazeleri belediyeden kaldırıldı. O dönem şöyleydi: Tamam müzik yap ama bir mesleğin de olsun. Ben anneme ve babama üniversiteyi bitireceğim diye söz verdim de bana öyle izin verdiler. 8 senede bitirdim  (Gülümser).

Cahit Berkay devam eder…

Cem’in külliyatına baktığınız zaman müziğini ya da sözünü kendi yapsın ya da yapmasın, söylediği bütün şarkıların derin anlamları vardır. Tabii ki halkı bu kadar önemsemese, sevmese neden bu temaları kullansın. Mesela Ruhi Su hastasıydı.

Dostluklarını anlatır:

Fransa’ya Cem’le gitmeyi çok istedim. Kavşaktaki yol ayrımı olurdu. Eğer o kavşakta diğer yola girseydik belki de Cem bugün yaşıyor olacaktı. Başka bir hayat olacaktı çünkü.

Cem ne zaman Cahit’in çaldığı bir enstrümana yahut bir müzik işçiliğine ihtiyaç duysa bilirdi ki ben hazırım. Aynı şekilde ben de öyle. Birbirimizin bir dediğini iki etmezdik. Müzik yollarını ayırmış olmak hiçbir şeyi engellemedi. Biz dosttuk.

Cem’in en tipik özelliklerinden birisi, adam haklı bile olsa “Bu Cahit ne kötü adam.” dese hayatta konuşturmaz. Dost dediği zaman bitmiştir onun için.

Kahya Yahya hikayesinden bahseder misiniz?
İkimiz de o dönemde Ataköy’de oturuyoruz ve kiralarımızı ödeyemiyoruz. Zor bir dönem. Altın Güvercin yarışması yaklaşıyor. On bin de ödülü vardı. Biz de 600’er lira kira ödüyoruz. Yarışmaya katılalım dedim “Yaa” dedi, kızdı bana. İyi iyi peki dedim ama ben koydum kafaya. Gittim beste yaptım. Kahya Yahya’nın bestesini hazırladım. Fakat söz lazım. O dönemde evliyim.  Eşime akşam Cem’i yemeğe alalım dedim. Cem de yeni kız arkadaşıyla geldi, masada da büyük rakı. Birkaç kadeh içtikten sonra konuyu açtım. “Yaa ben sana söylemedim mi, ne yarışması?” diye çıkıştı. Cem sen söz yaz, yarışmaya katılmayız.” dedim. Hiç tarzım değildir bir şey tutar gibi düşünüp ısmarlama bir şey yapmak. Hayatımda tektir. “Tamirci Çırağı gibi tornistanını yaparsın tutar.” dedim. Yahya Kahya çıktı ortaya ben gönderdim yarışmaya. 2 ay sonra finale kaldığımızı öğrendim. “Eyvah!” dedim, “Şimdi ne yapacağız?”

Cem’e söyledim. “Eee” dedi, “Ne yapacaksın?” “Ben söyleyeceğim şarkıyı” deyince, “Öyle iş olmaz sen şarkıcı değilsin.” dedi ve o gece el sıkıştık.

Emrah Karaca ile çalışıyorsunuz. Emrah Bey’in Cem Karaca’yı anımsatan bir özelliği ile karşılaşıyor musunuz?
Olmaz olur mu? Benim bazen tüylerim diken diken oluyor. Babasının hareketlerini yapıyor sahnede. Cem’in sahnede kendine has dönüşleri vardır. Onları yapıyor, şimdi alıştım da ilk zamanlarda “Cem mi geldi?” diyordum.
Fakat bir şeyi çok sevinerek söyleyebilirim. Emrah çok iyi bir şarkıcı oldu. İyice pişti bu geldiği son noktada.  Babasını taklit etmiyor, kendine has yorumuyla söylüyor.

Sürgünde çok fazla görüşemediklerini anlatıyor Cahit Berkay:
O zamanlar telefon yok. İletişim sıkıntılı. Cem’den 86’da mektup geldi. Türkiye’ye geliyorum diye. “İlk karşılayan ben olacağım.” diye yazdım ona. Bir gece Paris’e geldi. Orada görüştük ve sabahlara kadar politik tartışmalar yaptık.

O dönem Almanya’da annesiyle bir tiyatro da yaptı. Orada yaptığı parçalar da var. Türklerin Almanya’da ötekileştirilmesine dem vuran bir parçaydı.

Son olarak Cem Karaca hakkında bilgiler veriyor:
Cem’i çatık kaşlı, çok ciddi bir adam olduğunu sanırlar. Hâlbuki Cem dünyanın en keyifli en matrak adamıydı. Acayip güler, eğlenirdik.  Tabii nerede ciddi olunacak, nerede eğlenilecek bilirdi.

Cem’le kimse bozuşmak istemezdi. Haddini bilmeyen bir insan Cem’e bir şey söyleyince, ben köşeye çekilir beklerdim. Acaba karşısındakine nasıl haddini bildirecek? Lafla, sözle tabii ki. Kavga ettiğini hiç görmedim.

Bir anımızı anlatayım; Kırklareli’ne gittik konser için. Orası da sınıra yakındır bilirsiniz. Gümrükçüler falan olur, acayip kalabalık. İstanbul’a dönmeye hazırlanıyoruz. Otobüse bir tane gümrük memuru bindi. “Cem Bey bir şarkı da bizim için yapın.” deyince, Cem “O işlere Ersem bakıyor.” dedi.  Ersem de o zaman mesleklere şarkılar yapardı. Adam anlamadı ama biz yıldık gülmekten.
Her zaman söylerim; Cem’i çok erken kaybettik. Ciddi şekilde özlediğim, yokluğunu hep hissettiğim bir arkadaşım.